“Yeni” Türkiye’nin yeni oyuncuları: Dinci gericiliğin muhafızları

Sermaye devleti toplumu açıktan silahlı gücüyle yönetiyor. Bürokrasi, mevzuatlar, meclis vs. bütün bunlar kolluk gücünün yaptıklarını kağıt üzerinde meşrulaştırmaya çabalayan dişliler haline gelmiş durumda. Sadece polisler değil, özel güvenlik görevlileri bile 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ayrıcalıklı bir konuma erişti.

Sermaye düzeni zaten biçimsel olan burjuva demokrasisini de bir kenara bıraktı. Her açıdan keyfiyete dayanan bir “yönetim” biçimi ile karşı karşıyayız. Daha öncesinde “gerekirse mevzuatları bir kenara bırakalım” söylemleriyle T. Erdoğan bu yeni yönetim biçimini tarif etmişti. OHAL’i patronların çıkarı için, grevleri yasaklamak için çıkarttığını itiraf ederek de bu yeni biçimin özünü tariflemiş oldu.

Bu keyfiyetin son örneklerinden biri Nuriye ve Semih eylemlerine yönelik keyfice saldırılardır. Sermaye devleti kendi anayasasında yer alan toplantı, gösteri ve ifade “özgürlüğüne” işine geldiği zaman nasıl da “mevzuatları bir kenara bırakarak” saldırıyor, bunu Ankara Yüksel’de her gün yaşanan polis terörüyle görüyoruz. Geçtiğimiz hafta ise Nuriye ve Semih İçin Dayanışma’nın çağrısıyla her Cuma Kadıköy’de gerçekleştirilen yürüyüşe polis azgınca saldırdı. Cumartesi günü ise Nuriye ve Semih’in açlık grevinin 150. günü vesilesiyle Beşiktaş’ta açıklama yapmak isteyen Nuriye ve Semih İçin Dayanışma bileşenlerine ve Dayanışma’nın çağrısıyla bir araya gelenlere polis saldırıları devam etti. Bu iki günde seksenin üzerinde gözaltı yapıldı. Sebep çok açıktı; İçişleri Bakanlığı, Nuriye ve Semih için yapılacak eylemlere keyfice yasak getirmişti. İstanbul Valiliği ve kaymakamlıkları da bu keyfi kararı seve seve hayata geçirdiler. Nuriye ve Semih için bir araya gelen insanlara bu iki günde ellerinde olan her şeyle saldırdılar. Polisler terör estirirken “Nuriye ve Semih’in adını söyletmeyeceğiz!” diyerek niyetlerini ortaya koymuştu. Saldırılara direnen devrimci ve ilericiler ise bütün saldırılara rağmen “Nuriye, Semih yalnız değildir!” diyerek, direnerek bu keyfiyete gereken cevabı verdiler. Saldırıların sonrasında keyfiyet ve işkence devam etti. Gözaltına alınırken, gözaltı aracında, karakolda, hastanede, parmak izinde, yolda devrimci ve ilericilere dönük işkence sürdü. Adliyeye getirilen gözaltılara hukuksal prosedürler biçimsel olarak bile uygulanmadı. Savcılık ifadelere başvurmadan adli kontrol istedi, hâkim mahkeme kurmadan, ifade almadan savcı ne istediyse o kararı verdi. Kısacası minareyi çalan çalmıştı, kılıfa bile ihtiyaç yoktu. Hırsız yavuz hırsız, ne bir yasası var ne de hukuku...  

Tüm bu gelişmeler açık bir biçimde gösteriyor ki, sermaye devleti adına her türlü olayda söz, yetki, karar sermaye devletinin katil sürüsü olan kolluk güçlerine bağlanmış durumda. Polis fezlekelerinde ne yazıyorsa savcının iddianamesi odur. Savcının iddianamesi ne ise hâkimin kararı da odur.

Sermaye devleti toplumu açıktan silahlı gücüyle yönetiyor. Bürokrasi, mevzuatlar, meclis vs. bütün bunlar kolluk gücünün yaptıklarını kağıt üzerinde meşrulaştırmaya çabalayan dişliler haline gelmiş durumda. Sadece polisler değil, özel güvenlik görevlileri bile 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ayrıcalıklı bir konuma erişti. Polisin, askerin yetmediği noktada zabıtalar, özel güvenlikler düzenin, bütün gericiliğin toplum içindeki denetimcisi olarak hareket ediyor. Daha önce üniversitelerde yetkileri arttırılan ve çevik kuvvet kıyafetleri giydirilen özel güvenlikler gündeme gelmiş, 15 Temmuz’dan hemen sonra Esenyurt’ta ağır silahlarla donatılan zabıtalar ve silah eğitimi verilen AKP’ye yakın esnaflar ortaya çıkmıştı. Son günlerde ise adeta özel güvenlik terörü yaşanıyor. İstanbul, Kartal Yavuz Selim Hastanesi’nde annesini bekleyen hasta yakını Erman Aksoy, hastanenin özel güvenlikleri tarafından darp edildi. İstanbul ada vapurunda simit satan 16 yaşındaki çocuk, İstanbul Büyükşehir Belediyesi güvenlikleri tarafından makine dairesinde dövüldü. Maçka Parkı’nda özel güvenlik görevlileri parkta oturan kadınları “Bu kıyafetle parkta dolaşmana izin vermiyorum” diyerek parktan çıkarmak istedi.

Bütün bu örnekler gericiliğin giderek daha da koyu bir hal aldığı ve bu gericiliğin denetiminin sermaye devleti tarafından en başta kolluk güçleri, zabıtalar ve özel güvenlikler tarafından sağlandığını gösteriyor. Bugün için belli belirsiz gündeme gelen bu gericilik muhafızları yarın daha sistematik örgütsel biçimler şeklinde toplumsal yaşama sokulabilir, İran molla devletindeki gibi elinde değnek ve kırbaçlarla dolaşan dinci gericiliğin askerlerine dönüşebilir. Bütün bu yaşananlara karşı işçi ve emekçiler tarafından bir direnç noktası oluşturulmaz ve saldırılar püskürtülmez ise, gericiliğin karanlığı daha da derinleşecektir.