Efrîn’i işgal tehdidi devam ediyor

ABD Rojavalı Kürtlere ve YPG’ye geleceğe dair bir taahhütte bulunmamıştır. Yani onların kazanımlarını koruma, bu çerçevede Rojava’yı tanıma sözü vermemiştir. Zaten bu, her şeyden önce emperyalizmin doğasına aykırıdır. Gelinen yerde Kürtlerin, en başta ABD olmak üzere emperyalistlere şiddetli bir güvensizlik duymaları çok daha yaşamsal önem kazanmıştır.

Türk sermaye devletinin Efrîn’e yönelik işgal tehdidi hâlâ devam ediyor. Azez hattından sürekli olarak Efrîn ve Şehba köylerine havan ve obüs topları fırlatılıyor. Bu bölgelere yakın sınıra sürekli askeri sevkiyat yapılıyor, mühimmat yığılıyor. Bir yandan da keşif uçakları Şehba üzerinde uçuşlar gerçekleştiriyor. Söz konusu bu saldırılar sadece YPG mevzilerine değil, giderek sivil halka yönelik hale de gelmiştir.

Sermaye devletinin saldırılarının başından itibaren yegane hedefi, burnunun dibinde yeni bir Kürt devletinin oluşumunu, eş deyişle Rojava’da ilan edilen fiili özerkliğin bir devlet formu kazanmasını engellemek olarak açıklanmıştır. Bu amaçlı saldırı somut olarak Rojava’yı oluşturan kantonların birleşmesini engellemede ifadesini bulmuştur. Sömürgeci sermaye devletinin bugünkü saldırılarının hedefi de yine bu amacı taşımaktadır. Efrîn’e saldırı hazırlığı çerçevesinde dur durak bilmeyen saldırgan manevralarla, bir kez daha Efrîn’le Kobanê’nin birleşmesi engellenmek istenmektedir.

Elbette ki işgal tehdidi savurmak ile işgale yeltenmek farklı şeylerdir. Türk sermaye devleti bol keseden tehditlere ve türlü provokasyonlara başvurabilir, ancak Cerablus seferinde olduğu gibi, bölgenin hakim güçleri olan ABD ve Rusya’nın izni ve onayı olmadan böylesi bir girişimde bulunamaz. Tüm efelenmelerine, sınırdaki tüm askeri yığınağa karşın, saldırılarının taciz boyutunu aşamaması, El Bab kapısında çakılı kalma örneği, yığınak yaptığı yerden öteye adım atamayışı tam da bunun ifadesidir.

Emperyalizm Kürt halkının kazanımlarının güvencesi değildir

Hiç kuşkusuz ABD, Rusya, ilave olarak Suriye ve İran, Kürtlerin kazanımlarının güvencesi değildir ve asla olamaz. Cerablus işgalinde olduğu gibi, çıkarları gerektirdiğinde pekala Efrîn’in işgaline yeşil ışık yakabilirler. Örneğin, sermaye devleti cihatçı çeteleri Halep’ten uzaklaştırarak düğümün Rusya ve Suriye’nin zaferi ile sonuçlanmasına imkan sağladığı gibi, bu kez başka ödünler vererek bu şansı yaratabilir. Bu aynı şey ABD için de geçerlidir. ABD’nin bugün için YPG’yi kadim müttefiki sermaye devletine tercih ettiği doğrudur. Peki nereye kadar? Bir ABD askeri uzmanın deyimi ile “ABD’nin çıkarlarının gerektirdiği yere kadar.” Ya da amiyane deyimle “gidebildiği yere kadar.”

Bilindiği gibi, ABD günümüzde YPG ile birlikte hareket ediyor. Birlikte Rakka operasyonunu gerçekleştiriyorlar. Yine bilindiği üzere Rakka operasyonu adım adım sona doğru seyrediyor. Esas olarak YPG ve onun omurgasını oluşturduğu QSD’nin savaş kabiliyetinin marifeti ile Rakka merkezi ve giderek de çevresi IŞİD çetelerinden arındırılmaya başlanmıştır. Elbette IŞİD tümden yok olmayacaktır, ancak, bu onun için bir dönemin kapanmasıdır. Bir süredir “IŞİD sonrası dönem”den söz edilmesi boşuna değil. ABD, Rusya ve sahanın diğer muhatapları şimdiden IŞİD sonrası döneme hazırlık yapmaktadırlar. Buna göre yeni planlar yapmakta, yeni hedefler saptamakta, pozisyonlarını belirginleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu durumun kendisi, aynı zamanda yeni güç dengeleri ve yeni ittifaklar demektir.

“IŞİD sonrası dönem”in, Kürt halkı, somut olarak da Rojava Kürtleri ve savaş örgütü YPG için de anlamı vardır. Hiç değilse ABD ve koalisyon güçleri için sözde de olsa bugüne kadarki dönem IŞİD’e karşı mücadele dönemi idi. Rojava Kürtleri ve YPG bu çerçevede bölgeyi en iyi tanıyan ve dahası da savaşçı yerel ve “yararlı bir güç” olarak öne çıktı. IŞİD’e karşı mücadelede sonuç alıcı bir güç oldu. Bu da ABD için YPG’nin sermaye devletine tercih edilmesini sağladı. YPG bu konumunu hâlâ koruyor. Bir süre daha koruyacaktır. Ancak, yolun sonuna gelindiği de bir gerçektir.

Elbette ki kesin bir şey söylenemez, ama şimdiden Rakka operasyonu sonrasında ABD ile YPG birlikteliğinin sona erebileceği dillendiriliyor. ABD burjuvazisinin farklı kanatları arasında, örneğin Pentagon ile Beyaz Saray arasında, Ortadoğu ve Suriye savaşının seyri ve geleceğine dair beliren ve giderek büyüyen görüş ayrılıkları, bu kapsam içerisinde de Rojava sorunu ve YPG ile ilişkilerin geleceği konusundaki farklı eğilimler bunun ilk işaretleridir. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim’in yakın günlerde bir vesileyle dile getirdiği, Rakka operasyonu sonrasında ABD’nin kendi çıkarları için Türkiye ile anlaşabileceği şeklindeki açıklaması ayrıca dikkate değerdir.

Türk sermaye devleti emperyalistler arasındaki çelişkilere oynuyor

Sömürgeci Türk sermaye devletinin bir süredir ABD ile Rusya arasındaki çelişkilere oynamakta olduğu biliniyor. Türk sermaye devleti, ABD’nin YPG’yi kendisine tercih etmesine, Rusya ile kirli mesailer içine girerek cevap vermektedir. Öyle ki zaman zaman ABD’nin savaş planlarına, demek oluyor ki çıkarlarına zarar vermektedir. Bu nedenle de halihazırda efendisi tarafından akılsız bir müttefik olarak görülmekte, esası T. Erdoğan’ın şahsında yoğunlaşan bir güvensizlik duyulmaktadır. Zaman zaman da IŞİD karşıtı mücadeleden sorumlu McGurk’un yaptığı gibi çok sert biçimde “Sınırlarını cihatçı çetelerin geçişlerine açmakla” suçlanıp, kabaca azarlanmaktadır.

Fakat eninde sonunda söz konusu olan efendi uşak ilişkisidir. Bölgede tam bir tecriti yaşamakta olan, zaman zaman flört ettiği Suriye ve Irak tarafından bile işgalcilikle suçlanıp, güvenilmez bulunan, sadece Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halklarının değil, tüm bölge halklarının nefretle andığı bir kirli devlet olarak, tüm bu onur kırıcı muamelelere katlanmakta, her şeye rağmen ABD’den, özellikle de Trump’tan umudunu kesmemektedir. Son dönemlerde Trump ve rakipleri arasında beliren görüş ayrılıkları onu ayrıca umutlandırmaktadır. Rusya’nın ABD ile birlikte dillendirdikleri, cihatçı çetelerin yerleştirileceği “çatışmasızlık bölgeleri” projesi çerçevesinde sermaye devletine biçtiği rol, “Türk devleti olmazsa olmaz” şeklindeki yaklaşım, onu cesaretlendirip umutlandıran bir başka husustur.

Türk sermaye devletinin en kirli politikası ise öteden beri hiç ilişkisini kesmediği ÖSO, Ahrar’u Şam ve başka bazı cihatçı çetelerle yoğun bir mesai içinde olması ve onları yeniden Kürt halkına ve kazanımlarına, bir başka deyişle Rojava ve Efrîn’e saldırmaları için teşvik etmesidir. Önümüzdeki dönem bu yönlü kirli ve kanlı saldırıların daha da artacağı muhtemeldir.

Sermaye devleti o denli büyük bir acz, çaresizlik ve yalnızlık içindedir ki, tüm umudunu emperyalist büyük devletlere ve cihatçı çetelere bağlamıştır. Lakin tecrübe ile kanıtlanmıştır ki, Kobanê örneğinde olduğu üzere, emperyalizm ve cihatçı çetelerin desteğine sahip olsa bile, sermaye devletinin başarı şansı bulunmamaktadır. Efrîn’i işgal girişimi belki de onun sonunu hazırlayan bir umutsuz girişim olmaya adaydır. Zira bu kez karşısında sadece Efrîn halkını, sadece Rojavalı Kürtleri bulmayacağı muhakkaktır. Efrîn’i işgal girişiminin dört parçadaki Kürt halkının direnişini tetiklemesi büyük bir olasılıktır. Ve dahası da böylesi bir saldırı, Rojava Kürtlerinin Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkları başta olmak üzere bölge işçi sınıfları ile kardeş halkların aktif desteğini almasına da yol açabilecektir.

Bölge halklarının devrimci kader birliği yaşamsaldır

ABD’si, Rusya’sıyla hiçbir emperyalist güç Kürt halkının kazanımlarının güvencesi değildir ve güvencesi olmaz. ABD kendi emperyalist ve gerici çıkarları için Rojava’dadır. Kaldı ki, bizzat PYD Eşbaşkanı Salih Müslim’in en son açıklaması da teyit etmektedir ki, ABD Rojavalı Kürtlere ve YPG’ye geleceğe dair bir taahhütte bulunmamıştır. Yani onların kazanımlarını koruma, bu çerçevede Rojava’yı tanıma sözü vermemiştir. Zaten bu, her şeyden önce emperyalizmin doğasına aykırıdır. Gelinen yerde Kürtlerin, en başta ABD olmak üzere emperyalistlere şiddetli bir güvensizlik duymaları çok daha yaşamsal önem kazanmıştır.

Bir kez daha vurgulayalım ki “Bütün kazanımlarına ve çoğalan avantajlarına rağmen bölgenin toplamında Kürt sorununun akibeti henüz belirsizliğini korumaktadır. Bunun gerisinde bölgenin yeni altüst oluşlara gebe olması gerçeği ile birlikte bölge gericiliğinin halihazırdaki gücü vardır. Belirsizliklerle dolu bu istikrarsızlık ortamında Kürt halkı kendi gücüne dayandığı ve bölge halklarıyla devrimci kader birliği çizgisinden kopmadığı ölçüde süreçten en iyi kazanımlarla çıkmayı başarabilecektir. Emperyalizmin bölgeyi kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirme çabalarından yarar umduğu ve daha da kötüsü buna alet olduğu ölçüde ise bölge halklarıyla birlikte bunun acısını çekmek akibetiyle yüzyüze kalacaktır.” (TKİP IV. Kongresi, Ekim 2012)